Sık kullanılanlara Ekle Giriş Sayfası Yap
Menüler
Dosyalar
Hava Durumu
SIRNAK SIRNAK
Saat
Güzel Sözler
Akıllı adam aklını kullanır. Daha akıllı adam başkalarının da aklını kullanır. (Bernard Shaw)
Yazarlarımız 1
  Kemal ÇOLAK
GÜNEŞ NEVRO’DA DA DOĞUYOR
  Abdullah  TATLI
GÜL KOKUSU
  Ömer ŞAHİN
Öğrenme Çağı ve Öğretme
Takvim

Abdullah TATLI

GÜL KOKUSU

Tarih :2009-08-14 03:33:41               Gosterim :95

 

Doğumuyla geceyi yarıp bizi aydınlatan ve üzerimize ısı ve ışık veren güneş gibi bizim gönül dünyamızı da aydınlatan ve ısıtan iki cihanın güneşi, efendiler efendisi, kalbimizin sultanı, başımızın tacı, sevgililerin en sevgilisi, varlığımızın nedeni biricik peygamberimizin doğum yıldönümü olan şu günlerde efendiler efendisini sevindirmek duyguların en güzeli olsa gerek.

Seviyorsunuz, âşık oluyorsunuz. Görüyor, tanıyor, biliyorsunuz. Sevdiğinize gönül veriyor, onun için yaşar hale geliyorsunuz. Ama ya sevdiğiniz çok uzaklardaysa... Yıllar değil asırlarca ötelerdeyse ve hiç görme ihtimaliniz yoksa. Hep “neden seveyim ki!” diye bir soru boğazınıza gelip düğümleniyorsa ya da sevdiğinizi söylediğiniz halde bunun emarelerini üzerinizde göremiyorsanız, bu sevgi neyin sevgisi sizce?

Bir vicdanın iç hesaplaşmasıyla karşı karşıyayız. “Sevdim” dediği; inandığını, gönül verdiğini, peygamber olarak kabul ettiğini söylediği bir insansa bu; yani Allah Resulü Hz. Muhammed Mustafa (sas) ise... 

Sevgi sorgulanabilir mi bilinmez; ama bunun ifade edilmediği bir gerçek. Gönüllere gömülmüş, bir mezar mı yoksa bu sevgi…

Bir peygamberi sevmek nasıl bir şeydir? Hasret duymak mıdır, O’nu görmek arzusu mudur, sanki O’nunla birlikte yaşıyormuş gibi davranmak mıdır?.. Yoksa sadece öyle olduğunu zannetmek midir? “Seviyorum”un arkasından “galiba!” diye bir düşünce mi hasıl oluyor? Bu sevgi yoksa sanal bir sevgi mi?

Yüreğim neden kıpır kıpır olmuyor? Aşk insanın mutluluk hormonlarını arttırırmış, ben neden mutlu değilim o zaman? “Peygamberim”, “Efendim” diyemiyorum… Neden? İnanıyorum; ama galiba sevmesini bilmiyorum. Peygamber aşkını kalbimde filizlendiremiyorum! İnanmakla sevmeyi nasıl bir araya getirebilirim?

O’nun güzide arkadaşları yani ashab gözünün içine bakarmış. Yanında otururken sanki başlarında bir kuş varmış da uçacakmış gibi dururlarmış. Ne söylerse, yürekten “evet” derlermiş. Bu hassasiyet yıllara, asırlara yayılmış sonra. Şimdi Allah Resulü (sas) yok. Ama kimi gönüller sanki O’nun karşısındaymış gibi hissedebiliyor. Kimin başında kuş olduğunu bilmiyoruz; ama bizde sahabe efendilerimiz gibi başımıza o kuşların konmasını istiyoruz.

Sevgimizi tüm içtenliğimizle sunabilmeliyiz ki bizim de başımıza kuşlar konabilsin. Aşkı arayan bizler, sevgilinin gözünün içine bakabilecek cesareti yüreğimizde büyütmenin çabasında olmalıyız.

Her insan yaratılışı gereği önce kendi nefsini sever, sonra diğer sevdiklerini sıraya alır. Ancak bu sıralamadan, biri müstesnadır. O da, Allah’ın Resulü Efendimiz aleyhissalat-ü vesselam’dır. Bizler O’nu kendi nefsimizden de önce sever, nefsimizi O’ndan sonraya bırakırız.

Peygamber aşığı yoksul bir adam, rüyasında Peygamberimiz’i görür ve sıkıntı içindeki halini arz eder. Efendimiz buyurur ki:

- Sabah erkenden kalkıp Hekim Ali Paşa’ya git, Ben’den selam söyle, sana yüz altın versin. Rüyana inanmazsa, perşembe akşamları okuduğu Yasin-i Şerifi’ni geçen perşembe okumadı, onu da hatırlat, Yasin hediyesini beklediğimi de söyle.

Sabah namazdan sonra Hekim Ali Paşa’nın kapısını çalan yoksul adam rüyasını aynen anlatır:

- Paşam, der, bu gece rüyamda Efendimiz’i gördüm, ‘Ali Paşa’ya Ben’den selam söyle, sana yüz altın versin.’ dedi. ‘İnanmazsa, her perşembe okuduğu Yasin’i de geçen perşembe okumadı, onu da beklediğimi hatırlat.’ dedi.

Ali Paşa heyecanlanır. “Bir daha anlatır mısın?” der.

Adam: “Efendimiz’in selamı var...” diyerek bir daha anlatır. Ama paşanın eli cebine bir türlü gitmez de, “bir daha anlatır mısın?” diye tekrar eder. Efendimiz’in selamı var, diyerek bir daha anlatır yoksul adam.

Paşa bir daha, bir daha diye tekrarlayınca:

- Paşam der, vermeyeceksen verme, neden bir daha anlatır mısın? diye tekrarlatıp duruyorsun?..

- Evladım, der Paşa. Tekrarladığın her selam benim için o kadar kıymetli ki her bir selama 100 altın paha biçiyorum. O’nun selamının her birine 100 altın feda olsun. Yedi defa selamı var dedin, yedi yüz altın kazandın, var gönül hoşluğuyla harca yedi yüz altını.. diyerek altınları Peygamber’i rüyasında görecek kadar peygamber aşığı yoksulun avucu içine bir bir sayar, bundan sonra da ekler:

- Bir daha görüşecek olursan, yeni selamlarını ve emirlerini beklediğimi de söyle. Ne emrederse başım gözüm üstüne yerine getirmeye hazır bekliyorum burada...

Bu konuda diğer bir örnekte peygamber aşığı Gazneli Mahmut’tur. Büyük komutanlardan biri olan Gazneli Mahmut  günlük hayatını Peygamberimiz’le birlikte yaşamayı esas alıyor, onun ismini dahi abdestsiz ağzına almaktan utanacak kadar Peygamberimiz’i yanında hissediyordu… Bu sebeple Muhammed adındaki hizmetçisine her defasında çok sevdiği Muhammed adıyla hitap ettiği halde, bir defasında onu Muhammed adıyla değil de babasının adıyla çağırmıştı. Alışık olmadığı bu hitap şeklinden endişeye kapılan hizmetçi:

- Sultanım, dedi, bir kusur mu işledim acaba ki çok sevdiğiniz Muhammed ismimle değil de babamın adıyla çağırdınız beni?.. Sultan şöyle açıkladı durumu:

- Seni Muhammed isminle çağırdığım sıralarda hep abdestli oluyordum. Bu defa ise abdestim yoktu. O yüce ismi abdestsiz ağzıma almaya gönlüm razı olmadığından, babanın ismiyle çağırdım seni…

O’nun basiretlerimize çaldığı ışık sayesinde bütün eski dünya ve eski düşünceler bir bir yıkıldı.. karanlıklar ışık karşısında bozgunlar yaşamaya başladı.. O’nun, insan, varlık ve Allah adına ortaya koyduğu yorumlar sayesinde, kâinat muhtevalı ve okunaklı bir kitaba dönüştü..

İçki alışkanlığından kurtulamamış biri Resulullah’ın huzuruna gelmişti. Efendimiz ona nasihatlerde bulundu. Efendimiz’in yanından çıktıktan sonra orada bulunanlardan biri “Allah lanet etsin bu sarhoş Himara’ya” dedi. Bunu duyan Efendimiz, sarhoş bile olsa hiçbir Müslüman’a lanet okunmasına razı olmadı ve şöyle dedi:

- Kardeşinizin arkasından lanet okuyarak ona o kötülüğü yaptıran şeytana yardımcı olacağınıza, dua edip de kurtulmasını isteseniz ya?

Bundan sonra bir hatırlatma daha yaparak buyurdu ki;

- Vallahi lanet okuduğunuz o içten adam, Allah’ı ve Resulü’nü seviyor!..

O’nu yakından tanıyan herkes, O’na, evlât, anne-baba ve bütün sevdiklerinden daha fazla alâka duyar, âdeta O’nun tiryakisi olur ve bir daha da huzurundan ayrılmak istemezdi. O her hâliyle çevresine güven vaat eder; söz, tavır ve mimikleriyle her zaman Rabbisinin huzurunda bulunduğunu işaretler; sürekli emniyet soluklar ve herkese demet demet güven dağıtırdı.

O, emin bir iman abidesiydi; dediklerini kılı kırk yararcasına yaşıyor, tavırlarını hep ötelere göre ayarlıyor ve hayatını Hakk’ı görüyor ve O’nun tarafından görülüyor olma derinliğiyle yaşıyordu; herkesten daha hassas davranıyor, her haliyle ciddî bir sorumluluk tavrı sergiliyor; her zaman güzel bir son peşinde koşuyor ve gözünü bir an bile olsun hedeften ayırmadan hep istemiş olduğu noktaya doğru koşuyordu.

Efendimiz Medine’de müşriklerden inatçı bir adamı, Hakem bin Keysan’ı karşısına almış, İslam’ın özellik ve güzelliklerini anlatıyordu. Hakem inanmak şöyle dursun, alaycı bir tavırla söz söylüyor, İslam’ın aleyhinde sözler sarf ediyordu. Bu duruma şahit olan Hz. Ömer (ra) dayanamamış ve Hakem’e tepki göstermiş, hatta Resulullah’tan işini bitirmek için izin istemişti. Ama Efendimiz bu çıkıştan memnun olmamıştı. O yine anlatmasına devam etti. Hakem İslam’a girince Efendimiz çevresine döndü ve Hz. Ömer’e de bakarak şöyle buyurdu:

Size kalsaydı, bunun boynunu vuracak ve cehenneme bir adam göndermiş olacaktınız. Ama gördünüz ki, sabrın ve hoşgörünün sonu hayırdır, zaferdir. Cehennem’e bir adam değil, Cennet’e bir mü’min kazandınız. Bu netice size ders olmalıdır. Bu netice hepimize ders olmalıdır. Hüner cehenneme adam itelemek değil, cennete mü’min getirmektir.

 

            Bu bir mantık sevgisidir. Bu sevginin hissi yanı olsa da daha çok bilgi boyutlu ve mantık derinliklidir. Şayet kurcalanıp işlettirilebilse insanda öyle bir kökleşir ki; insan, Mecnun’un Leylasını aradığı gibi her yerde Rasulullah’ı arar durur. Arar durur da her adını anışta burnunun kemikleri sızlar ve onsuz geçen hayatı kendisi için bir üzüntü nedeni kabul eder.. ve onun için bir ney gibi inler gezer.

 

            Allah Resulü bize kendi nefislerimizden daha yakındır. Nasıl olmasın ki biz nefislerimizden çok kere kötülük görürüz. Halbuki O’ndan hep iyilik, merhamet, şefkat  gördük. O, Allah’ın rahmetinin temsilcisidir. Öyleyse, elbette bize bizden daha yakındır.

 

            O yerinde ağlayan bir çocuk görse oturur onunla ağlar. İnleyen ananın ızdırabını vicdanında duyar. İşte Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği bir hadis ve onun dillere destan şefkati: “ Ben namaza duruyor ve onu uzun kılmak istiyorum. Sonra bir çocuk ağlaması duyuyorum. Annesinin ona duyacağı heyecanı bildiğim için hemen namazı hızlı kılıp bitiriyorum.”

 

            Allah Resulü namazlarını oldukça uzun kılardı. Bilhassa nafile namazları, sahabinin takatini aşacak mahiyette idi. İşte O, böyle bir namaz kılma niyetiyle namaza duruyor, sonra da namaz esnasında bir çocuk ağlaması duyunca , hemen namazı hızlandırıyordu. Çünkü o günlerde kadınlar da cemaatle namaza iştirak ediyorlardı. Efendimiz ağlayan çocuğun annesi de mescide olabilir düşüncesiyle namazı hızlandırıyor ve böylece kadını rahatlatıyordu. İşte O hemen her meselede böyle bir şefkat abidesiydi. Bir defasında yine Beni Mukarrinden biri hizmetçisini dövmüştü. Hizmetçi kadın, ağlayarak Allah Resulünün yanına geldi. Efendimiz bu hizmetçinin sahibini çağırdı: “ O’nu haksız yere dövdünüz. Ya hürriyetine kavuşturun ya da bırakıverin, gitsin.” dedi. Evet bu  haksız tokat’ın karşılığı  ahirete kalacak  olursa, oranın tokatları çok daha şiddetli olacaktır. Binaenaleyh; tokat’ın bedeli hürriyet olmalı ki, ötedeki cehennem azabının diyeti olsun. ..

            “ Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız. Adem ise topraktandır. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi ;kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur.  Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır.”

            Peygamberimiz 63 yıl şereflendirdiği dünyadan ayrılırken ümmetine böyle sesleniyordu. O herkesin peygamberiydi. Hep ümmeti için çalıştı. Giderken de sordu: “Görevimi yaptım mı? Sahabenin gözyaşları içerisinde “evet” diye karşılık vermesi üzerine huzur içinde şöyle dedi: “şahit ol Ya Rab”

            O, beyazın, siyah’ın görenin, görmeyenin, duyanın duymayanın, çocuk, genç, ihtiyar herkesin peygamberiydi. İnsanlığın kurtuluşu için çalıştı. O’na iman eden ümmeti de hiçbir zaman O’nu aklından çıkarmadı; her ismi anıldığında, sızlayan kalbi üzerine elini bastırarak acısını hafifletmeye çalıştı.

O’nun dünyayı şereflendirdiği günün hatırına efendimizi en içten sevgi,saygı ve hürmet duygularımla selamlar; bu günün tüm insanları birbirine yakınlaştırması, insanların birbirini sevmesi sayması ve anlaması dileklerimle…..

 

      

Yazarın Bütün Yazıları :
Atatürk Köşesi
Okul Meclisi
Sınıflar
MEB Haber
Gerekli Linkler
Milli Eğitim Bakanlığı
Şırnak Valiliği
İl Milli Eğitim Müd.
Silopi İlçe MEM
E-OKUL
Veli Bilgilendirme
İLSİS
Ziyaretçi Defteri
Site Trafigi
Online:2
Bugün:1
Bu ay:212
Toplam:14049
İp Adresiniz
38.107.191.93
Okul Web Sistemi
e-okul Veli Bilgilendirme Sistemi Okul Web ve E-posta Hizmetleri Yönetim Panelleri Eğitek Çağrı Merkezi Emezun
İlkyardım - Türk Kızılayı Geleneksel Türkiye Bebeği-Elif Bebek İnternet Radyo TV Bu Benim Eserim İnternet İhbar Hattı Etik Komisyonu